BASINA VE KAMUOYUNA

BASINA VE KAMUOYUNA

Rojava Devrimini boğmak isteyen güçlerin Rojava’ya dönük ambargosu devam ediyor. Bildiğiniz gibi bugüne kadar Rojava’daki halkımızın zaruri ihtiyaçlarını gidermek, ambargoyu kırmak için birçok dayanışma kampanyası düzenlendi ve bu kampanyalar hala devam etmekte. Rojava’daki halkımızla aramıza örülmek istenen duvarlara karşı mücadelemizi elimizdeki bütün imkanları kullanarak sürdürmek ve devrimi korumaktan başka yolumuzun olmadığını bir kez daha vurguluyoruz.
Cenevre-2’ye halkların gücüyle, birlikteliğiyle katılacağımız bugünlerde; Demokratik Özgür Kadın Hareketi olarak daha önceden başlattığımız ROJAVAYLA DAYANIŞMAYA yönelik kampanyamızı acil ihtiyaçlar göz önüne alınarak hızlandırılmış bir şekilde devam ettireceğimizi açıklamak üzere toplandık. Bu güne kadar Rojava’daki devrimi korumak için gerek sokaklara çıkarak gerekse sofralarındaki ekmeği paylaşarak duyarlılık gösteren halkımızın bir kez daha gerekli duyarlılığı göstereceğini biliyoruz.
Kampanyamızı daha da genişleterek buradan tüm Türkiyeli kadın kurumlarına ve örgütlerine çağrıda bulunuyor, kampanyamıza duyarlılık noktasında destek bekliyoruz. Önceliğimiz bu kampanya kapsamında savaş ortamlarında en büyük mağduriyeti yaşayan kadın ve çocuklara yönelik birincil ihtiyaçların karşılanmasıdır. Yaptığımız tespitler doğrultusunda hiçbir şekilde kullanılmış malzemelerin girişine müsaade edilmediği öğrenilmiştir. Bundan dolayı kampanyamız kapsamın da toplayacağımız malzemelerin kullanılmamış olması gerekmektedir.
Kampanyamız doğrultusunda ;
Battaniye
Kadın ve çocuk montları ( eldiven , atkı, bere, çorap vb.)
Kadın ve çocuk bezleri
Toplanacaktır.

İletişim Numaraları;
Gökkuşağı Kadın Derneği: 0212 244 83 00
BDP İstanbul İl Örgütü: 0212 297 72 54
Not: BDP ilçe örgütlerine de teslimatlar yapılabilir.

Reklamlar

Görsel

‘Kadın kırımı politikalarına geçit vermeyeceğiz’

Son dönemlerde giderek artan taciz, tecavüzlere ve hükümetin kadına karşı cinsiyetçi bakış açısına dikkat çekmek maçıyla Gökkuşağı Kadın Derneği’nin yaptığı basın açıklamasında, “Taleplerimizi yükselterek tecavüzcülerden ve onlara sahip çıkanlardan da hesap sormaya devam edeceğiz.   Kadın kırımı politikalarına geçit vermeyeceğiz” denildi. ‘Kadın kırımı politikalarına geçit vermeyeceğiz’,kadın,kırımı,politikalarına,geçit,vermeyeceğiz

Bingöl, Siirt, Mardin ve Urfa gibi toplumun birlikte yaşam sürdürdüğü açık yerlerde, erkek zihniyetinin çekinmeden uyguladığı taciz ve tecavüzlere dikkat çekmek amacıyla Gökkuşağı Kadın Derneği yazılı açıklamada bulundu. Taciz ve tecavüzlerin kınandığı açıklamada, “Kürdistan’da kadın mücadelesi boyutlandıkça savaşın sonucu olarak tanımlanan şiddet biçimleri devlet tarafından Kürt halkına karşı uygulanan sistemli devlet politikası olarak sürdürülmekte” ifadelerinde bulunuldu.

Kadına yönelik şiddetin, erkek egemen sistemin ve onun sürdürücüsü olan AKP iktidarının, kadın bedeni üzerinden geliştirdiği, derinleştirdiği politikaları ve aynı zamanda kadın düşmanlığında sınır tanımayan tavrı ile hızla devam etmekte olduğunu belirten açıklamada, “  İktidara geldikleri günden itibaren kadınlara karşı ayrımcı, cinsiyetçi, gerici ve ırkçı politikalarından vazgeçmeden yollarına devam ediyorlar. Kadınlarla erkeklerin eşit olmadığı söylemini sık sık tekrar ederek, kadınların kaç çocuk doğuracaklarına, kürtaj olup olmayacaklarına karar vermeye, tecavüze uğradıklarında istemedikleri çocuğu ‘Devlet bakar’ diyerek zorla doğurtmaya,  hatta hastaneye giderek muayene olan kadınları fişlemeye ve hamile kadınlara ‘terbiyesiz’ diyerek hakaret etmeye kadar varan anti demokratik uygulamalarını ‘ileri demokrasi’ diye gösteren bu iktidar, kadının kamusal alana katılımını engelleyerek eve mahkûm etme, kadını değil ‘kutsal aileyi’ koruma gibi muhafazakar politikalarını sürdürmektedir” denildi.

Kadına yönelik şiddetin cinsiyetçi tutum sebebiyle artığını, dayak, taciz, tecavüz, çocuk istismarı, ve ölümler halen artmaya devam ettiğinin altı çizilen açıklama şöyle :

“ Kürdistan’da kadın mücadelesi boyutlandıkça savaşın sonucu olarak tanımlanan şiddet biçimleri devlet tarafından Kürt halkına karşı uygulanan sistemli devlet politikası olarak sürdürülmekte.  Kürt kadınlarına ve kız çocuklarına yönelik asker, polis, din görevlisi, kamu görevlileri, korucu ve devletin sosyal ajanlarının taciz ve tecavüzleri bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Devlet,  toplumsal ve siyasi her türlü şiddet ile sindirmek istediği Kürt halkına karşı kadın bedenine saldırma kozunu oynamaktan   geri durmamaktadır. Bireysel boyutu ile mağdur üzerinde şüphesiz en derin yaraları açan cinsel şiddet, Kürt kadınlarına ve kız çocuklarına yöneltilerek mağdurlar özelinde hem bugüne dek direnci ile özgürlük mücadelesinde ön saflarda yer almış Kürt kadınlarını sindirmeyi hem de kadını yaşam kabul eden Kürt halkının değerlerine saldırarak bir bütün olarak Kürt halkının iradesini kırmayı amaçlamaktadır.

Midyat’ta 20 yaşındaki N.F.’nin korucular Veli İnan ve Abdülkerim İşler’in de aralarında bulunduğu kişilerce, Bingöl’de ise 16 yaşındaki E.A.’nın iki yıl boyunca sekiz uzman çavuş tarafından tecavüze uğraması söz konusu sistematik vahşetin en yakın tarihli iki örneğidir. İnsanlık suçu işlemiş olan failler  halen serbesttir ve toplum için tehdit oluşturmayı sürdürmektedir. E.A.’ya iki yıl boyunca tecavüz eden sekiz uzman çavuşun tutuklanması talebi ise ilk etapta reddedilmiş ancak tecavüzcüyü himaye politikası yoğun bir toplumsal tepki ile karşılaşınca devlet tecavüzcülerden birini tutuklamak ve son olarak da diğer yedi uzman çavuşun görevlerine son vermek mecburiyetinde kalmıştır.

Altını çizmek isteriz ki; işlenmiş olan insanlık suçu karşısında devlet ancak mecbur kaldığı noktalarda ve atılabilecek en hafif adımları atarak aslında tecavüzcüleri himaye etmeyi sürdürmekte, öte yandan bu en hafif yaptırımları dahi çok önemli adımlar olarak göstermekten de geri durmamaktadır.  Değil hukuk devleti olmanın gerekleri, yalnızca sağduyu bile bu tecavüzcülerin şikayet anından itibaren derhal yakalanarak tutuklanmasını ve en ağır şekilde cezalandırılmasını gerekli kılar.

Gökkuşağı Kadın Derneği gönüllüleri olarak tüm taciz ve tecavüz  olaylarının takipçisi olacağımız bilinmelidir. Taleplerimizi yükselterek tecavüzcülerden ve onlara sahip çıkanlardan da hesap sormaya devam edeceğiz.   Kadın kırımı politikalarına geçit vermeyeceğiz.”

Gökkuşağı Kadın Derneği

04.08.2013 19:39

JINHA 

Haber için;

http://www.jinha.com.tr/tr/h/Kad%C4%B1n_k%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1_politikalar%C4%B1na_ge%C3%A7it_vermeyece%C4%9Fiz

İçimizde yangın var!

SİVAS

2 Temmuz 1993’te yanan 35 Can için yine yollara düşüldü, yine adalet istendi.

Hala zaman aşımları ile uğraşılan ‘insanlık suçları’ kimlerin eliyle işleniyor bu ülkede?, Can’lar yandı Sivas’ta ve içimizde bitmeyen alev!, Can’lar sıkıştı kaldı o otelde, bilseydik, anlasaydık, akardık oraya, sel olur akardık size… Siz yandınız, içimizde sönmeyen yangınla biz hala yürüyoruz, o gün yanan bedenlerinin acısı ile!..

Bu katliamdan sivas olayları diye bahseden tüm medyaya, bu katliamın gerçek yüzünü çıkarmayan , saklayan ve çıkmasına engel olan  adalet sistemini kınıyor, sonuna kadar bizlerde her zaman ki gibi  takipcisi olacağımızı iletiyoruz!.
GÖKKUŞAĞI KADIN DERNEĞİ

 

 

1309603952-untitled-10

TECAVÜZE SESSİZ KALMAK, TECAVÜZE ORTAK OLMAKTIR.

gc3b6kkuc59fagi.jpg “Tecavüz bir insanlık suçudur”

Bir süre önce 16 yaşındaki E.A. isimli çocuğa, 4’ü uzman çavuş (bilinen sayı ile) 8 kişinin tecavüz etmesi üzerine       Bingöl Sulh Ceza Mahkemesince açılan davada tutuklanan zanlılar, üst mahkemece – Bingöl Asliye Ceza Mahkemesi-  serbest bırakıldı. Bu da yetmedi, mahkeme davaya gizlilik şerhi koydu. Avukatı aracılığıyla korunma isteyen E.A. nın talebi ise reddedildi.  N.Ç. davasında sessiz kalarak tecavüzcülerin değil N.Ç.’nin yargılanmasına ve suçlu bulunmasına ortaklık eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Fatma Şahin ise davaya müdahil olacaklarını açıkladı. E.A. nın koruma altına alındığı açıklansa da, zanlılar hala serbest ve ortalıkta dolaşıyorlar.

E.A., bu insanlık suçunu işleyenlerden,  toplumdan, kendini her şey yerine koyan eril iktidar zihniyetinden korkmadan yaşananları anlatmış ve gerçekleri açığa çıkarmıştır. E.A., ailesi ve bizler, E.A.ya yapılan insanlık suçunu işleyenlerin bir an önce erkek adaletin hukukuyla değil gerçek adaletin hukukuyla yargılanmasını istiyoruz. Ancak görüyoruz ki erkek adalet hukuku tecavüz davalarında önceden de verdiği kararlara sadık kalarak E.A’yı değil, ona tecavüz edenleri öncelikle korumuş ve kollamıştır.

AKP iktidarının, erkek egemen politikalarının yargıdaki yansıması olan bu kararlar  kabul edilemez. Devlet eliyle yapılan bu tür işkencelere, kadınlara dönük düşmanca uygulamalara sessiz kalmayacağız!

E.A.’ya yönelik tecavüz, Pozantı ve Antalya cezaevlerinde çocuklara yönelik tecavüzler ve öncesinde de yaşanan sayısız korucu tecavüzleri Kürt halkının yarattığı direnişe karşı yürütülen savaş politikalarının ve tecavüzcü erkek egemen zihniyetinin ürünüdür.30 yıldan bu yana; bir savaş yöntemi olarak kullanılan şiddet, işkence, tecavüz ve cinsel istismar, bilhassa devletin, militarist ve eril zihniyetli sistemin korucu ve askerleri tarafından uygulamaya konmuştur. Kürt halkına imha olarak dayatılmıştır.1990’larda, bölgede binlerce kadın, çocuk, asker ve korucular tarafından tecavüze uğramış, şiddete, işkenceye maruz kalmıştır.

Adaleti sağlamakla görevli bu mahkeme ve bağlı olduğu kurumlar, halka, böylesi kararlarla nasıl adalet ve güven verebilecekler? Çözüm sürecinin oluşturulmaya çalışıldığı, kalıcı barışın konuşulduğu bu ortamda, devleti temsil eden eli silahlı kişilerin tecavüzleri, tecavüzü normalleştiren bu eril ve militarist devlet, nasıl adalet sağlayacak?

Bizler, devlet eliyle kadınlara ve çocuklara dönük olarak sistematikleştirilen bu tecavüzlere sessiz kalmayacağız!

Alınan utanç verici kararlara yenilerinin eklenmemesi için  mücadeleye edeceğiz.

GÖKKUŞAĞI Kadın Derneği olarak bizler, E.A. ya yapılan insanlık suçunu işleyen tüm askerlerin ve zanlıların biran önce tutuklanmasını ve adaletin sağlanması için gerekenlerin yapılmasını, delillerin biran önce toplanmasını, E.A.’nın ve ailesinin mağduriyetinin giderilmesini, psikolojik desteğin nitelikli şekilde verilmesini istiyoruz

Tecavüzcü devlet istemiyoruz.

GÖKKUŞAĞI KADIN DERNEĞİ

KADIN VE EKOLOJİ

kadın. kopyala

İnsanlık tarihini, canlılığı ve canlı akışkanlığıyla yazar. Bu canlılığın ve akışkanlığın bir kısmını gözle görürüz bir kısmı ise evrimlerle gerçekleştiği için çıplak gözlerle çok iyi göremeyiz. Ama yaşamın akan canlılığı kendi akışkanlığında büyük bir anlam taşır. Aynen kadının bedeninde gerçekleşen canlı akış gibidir. Canlılığın durması canlı akışını yitirmesi, büyük yaşam ve tarih aksaklıklarına, yanlışlıklarına tanıklık etmiştir. Toplumların canlı akışından, doğal akışından kopuk gelişen süreçler hem toplumda hem de çevresinde büyük tahriplere neden olmaktadır. Özünden kopuk gelişmeler özü koruyamadığı gibi insanlık tarihine büyük, kara lekeler de bırakmaktadır. Bu canlılığını kaybeden ve ya sakat akışın içinde kadının özgürlükten koparılışıyla birçok güzelliğini yitiren toplumu görmekteyiz.

Dengesiz gelişmeler hiçbir zaman özü korumaya yetmemiş eksik, dar olduğu kadar yıkıcı da olmuştur. Kadının biçimsel sunumu toplumun öz yitimine neden olmuştur. Kandının bedeninde gerçekleşen sürekli canlı akışı suni bir akışa dönüştürmek istemiştir kapitalist sistemler. İnsanlık tarihinin özünde dengeli gelişim demokratik bir toplum yaşamına yol açmıştır. Bu dengeli yaşam özünde doğa dinine inanış ve özgürlükçü, ekolojik bir yaşamı da beraberinde getirmektedir. Ama kendi özünden kopuk biçimsel gelişimler kadın ve doğa üzerinde büyük yıkım ve acılara yol açtığı gibi toplumu büyük çıkmazlara da sürüklemiştir. Kapitalist sistemlerde öz kendini biçimden kurtaramamıştır. Ama kaos aralığı ve yaşanan parçalanma yeni bir inşa için hazır harç durumunu da arz etmektedir. Bu kaos aralığında gerçekleşecek özlü bir çabayla kalıcı yaşamın etrafında demokratik bir yaşam sistemi de doğabilir.

Ama yeninin oluşması için de eskinin dağılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. O nedenle belleğimize, düşüncelerimizin her bir tanesine nüfus eden benmerkezci zihniyetin çözülmesi kaçınılmaz bir görev olarak karşımıza çıkmaktadır. Mesela mevcut sistemlerin ortak sonuçlarından biri olan işsizlik, birçok olumsuzluğun yanında özünde toplumsal olmaktan çıkma durumunu ifade etmektedir. Bu ekolojik dengesizlik olduğu kadar toplumu iflasla yüz yüze getiren bir gerçeklik olarak da karşımıza çıkar. Kadının ruhsal ve bedensel alanlarında başlayan toplumsal bozukluklar yaşamın dengesizliğini de beraberinde getiriyor. İnsanların arasında oluşan yabancılık uçurumları insan ve doğa arasında da büyür. Bütün toplumsal kaosların bir sonucu da çevre kirlenmesi, tahribi artık yaşanan kaosun çevreyi bir kirli katman olarak sardığını da kanıtlamış durumdadır. Suların ve havanın kirlenmesi, türlerin gün be gün yok olmayla yüz yüze kalması bozulan toplum ve ekolojinin birer yansımasıdır. Bu toplumla doğa arasında oluşan uçurumların yaşamdaki yankılarından sadece görülenlerinden birkaç tanesidir. Aşırı nüfusun patlaması, toplum-doğa arası oluşan uçurumlarda dinozorlaşmayla yüz yüze kalan toplumun çıkmazını bu dengesizliğin sonucu olarak görmemiz gerekmektedir. Kadın bedeninde sınırsız sermaye sisteminin çoğalan insan sayısında değersizleşen insanı görmek kaçınılmaz bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorunu derinleştiren kapitalizmin nüfus politikası gün ve zamanın her aralığını insan değerini düşürmeye harcamaktadır. Kapitalizmin değersizleşen insan politikası yaşam buldukça nüfus patlaması bir sorun ve kaosu büyüten bir özelik olarak yeniden karşımıza her gün çıkacaktır.

Gün geçtikçe gözlerimizin önüne açık bir şekilde serilen kadın üzerindeki baskı ve istismarlar toplumsal bir soruna dönüşmektedir. Kızını öldürmek zorunda kalan bir babanın çıkmazında toplumun sürüldüğü kör kuyular karanlık bir gece gibi üstümüze gelmektedir. Kadında aslında çözümlenen, kirli bir ayna olarak karşımıza çıkan sistemin kendisi oluyor, bu da yavaş yavaş sistem ve toplum çözülmesine yol açıyor. Ahlaksızlaşan kadın, ahlakını yitiren bir toplum ve çevre yaratmaktadır. Her dakika tüketilen ahlak, zincirini koparmış birey, bireyciliğe ve toplumsal manevi değerlerin tahribine yol açmaktadır. Çünkü ahlakını yitiren bir toplum özünden çıkmış biçimsel bir toplum gerçekliğini ortaya koymaktadır. Önderliğimizin de belirttiği gibi “Zihniyet savaşımı moral değerlerle birlikte olmalıdır. Moral, ahlak zihniyetle birlikte kazanılmadıkça, sonuç alma kuşkulu ve geçici olur. Sistemin muazzam ahlaksızlaştırıcı gerçeği göz önüne alınarak topluma gerekli ve yeterli etik ve ahlaki davranışlar, kişilikler ve kurumlar da temsilini bulmalıdır. Kaosla etik ve ahlaktan yoksun bir karşılaşma, birey ve toplumun yutulmasıyla sonuçlanabilir. Ahlak toplumsal geleneği asla göz ardı etmeden, onunla uyumlu yeni toplum etiğini eklemelidir. Demokratik ve ekolojik toplumun gerçekleştirilmesinde rol oynayabilecek politik kurumlar olarak partiler, seçimler, meclisler, yerel yönetimler sorunu içerik ve biçimde araçsal çözümünü bulmalıdır.” Yaşamın yeniden örülmesi büyük yaratımlar ve savaşlar gerektirmektedir. Çünkü yaşamın her alanı yeniden örülme, hissetmeyle birlikte renk beklemektedir. Sistemin çıkmazında çoğalan toplumsal-halksal sorunların çözümünde bilim ve teknolojinin de rolü olabilir ama bu esasta demokratik ve ekolojik bir toplumla sağlanabilir.

Özünde demokrasi kapitalizmin sağladığı aşırı kar hırsına da, bireysel kurumsal tembelliği kabul etmediği gibi sorumsuzluğa da yer vermez. Çünkü demokratik toplum özünde eylemi yani dili olan toplumu ifade ettiği gibi doğayla yaşam ahengini yakalaması anlamına gelmektedir. Duyarlı bir kadın duyarlı bir toplum ve doğayla eş anlamdadır. Bunların gerçekleşmesi iradesine kavuşan kadın ve toplumun ana yollarından geçmektedir. Esasta demokrasi eyleme geçen halk gerçekliğini anlatır, bu anlamda eyleme geçmeyen halk demokratikleşemediği gibi ekolojik-dengeyi de bozmaktadır. Yüreği ve vicdanıyla kendi ahlaksal değerleriyle eylemini ortaya çıkaramayan halk özünden uzaklaşmıştır. Bu anlamda halk ne kadar örgütlüyse ne kadar eylemi varsa demokrasiye ve özgür, ekolojik bir topluma o kadar yakın olur. Toplumun ve kadının kopup gelen eylemler, pozitif eylem tarzına dayalı olacağından eylemleri de kazanımcı ve pozitif olacaktır.

Günümüzde kadın birçok yerde bozulan toplum ve ekolojik dengesizliği sanki kendi doğalığıymış gibi kabul görmektedir. Toplum ve doğada yaşanan bu denli insanı insanlıktan çıkaran paradigmayı doğal bir yaşam akışı gibi görmeye alışmıştır. Oysa kadının gerçek özünden çıkarılıp kadınlaştırılması toplumun kadınlaştırılmasıyla paralel gelişim göstermektedir. Bu konuda Hitler “Halklar kadın gibidir” sözleri yaşam gerçeğinin bağrından yükseldiği için günümüze kadar da can alıcılığını korumaktadır. Toplum ve kadının birbirini etkileyen bu gelişimi karşısında kapitalist sistemler, hiçbir soy ve sınıfı, ulusu böyle ince detaylı bir biçimde köleliğe tabi tutmadığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kadının ayaklanırken her yönlü bir savaşla yüz yüze kalması bir günlük kölelikten gelmiyor. Kadının tüm sistemlerde yaşadığı kölelik, hiyerarşik ve devletçi iktidar anlayışıyla bağlantılıdır. Bu zihniyet aynı zamanda insanı da doğadan uzaklaştıran sistemin temellerini oluşturur. Bu anlamda toplumun ve kadının birbirini etkileyen gelişim sisteminde erkeğin köleliği kadının köleliğinden sonra gelmektedir. Yıllarca kadın köleliğinin biyolojik yapısıyla açıklanması sistemlerin içinde oluşan yalanın derinliğini ortaya koyar. Çünkü kadın her ay bedenide gerçekleşen döngüyle yeniye kapı aralar. Bu anlamda birçok güzel işten kadın işleridir diye uzaklaştırılmışızdır. Sistemlerin ördüğü utanç duvarlarında toplum ve doğa rengini yitirmektedir. Çoğumuzun belleğine de kadın bir utanç olgusu olarak yer almaktadır. Utanç kaynağına dönüşen kadının varlığında ise genç kadınlar sürekli hor görülmüştür. Bu topluma verilen yanlış zihniyettin yarattığı sahiplik duygusu kadının bedeninden topraklara akmaktadır. Kadında somutlaştırılan mülkiyet ve kölelik toplumun her hücresine dağılmıştır. Bu anlamda topumun her katmanına her bireye davranış ve yapısına mülkiyetçi ve köleci her duygu, düşünce yerleşmiştir. Kapitalist sistemler bundan hareketle toplumun her alanında her tür hiyerarşik ve devletçi yapılanmasına zemin bulmaktadır.

Özünde toplumun kadının biyolojisiyle yaşam bulduğunu hatta yaratıcı öğe olduğunu, biyoloji bilimi her geçen gün kanıtlarını çoğaltmaktadır. Kadının biyolojisi doğaya yakın olduğundan canlı ve akışkandır. Yaratımda etkileyici olan kendine has biyolojik yapısı değişip-dönüşen doğanın ahenginde gelişmektedir. Günah ve suç olarak görülen aylık döngü aslında yaşam akıntısının tamamlayıcı bir yanı olmaktadır. Doğanın birçok gizemli ve yaratıcı yanı kadının bedeninde akış bulmaktadır. Doğa ve toplum ahenginin en güçlü halkalarından ve bağlarından biridir kadın. Kadın da doğa gibi her değişimin sancılarını bedeninde yaşar ve duygularında ayaklanan rüzgarlar doğaya da yansır. Nasıl ki her rüzgarın hangi tohumu taşıdığını ya da yeniliği taşıdığını göremiyorsak, kadının bedeninde yeniliğe kapı açan değişimleri de çok rahat bir şekilde çıplak gözle göremeyiz. Ama ruhunda hemen her ay yeniden bedenide gerçekleşen depremlerle yeniye kapı aralar. Tüm bunlar bize kadının bedeninde gerçekleşen değişimlerin utanç değil bir doğal döngü olarak algılamamız gerektiğini gösteriyor. Kadın çağlardır üstüne örtülen ağları yakmalı, güvenle kendi öz benliğine yönelebilmelidir. Bu kadının olduğu kadar toplumun doğal dengesine kavuşması için de gereklidir. Kadındaki duygusal zeka yaşamdan kopmayan bir bağdır. Bu nedenle toplumun özgürlüğüne gönül vermiş her insanın kadın özgürlüğüne yönelirken, savaşların en kızgın ve çetin olanıyla karşı karşıya olduğunu bilmelidir. Kadına kazanımcı yaklaşım kültürel devrime kazanımcı yaklaşmakla eş değerde olacaktır. Biz yaşamı kucakladığımız her alanda yeniden yaratılan kadını kucaklayacağız.

Kadının yaşadığı çıkmaz, kaos toplumun içinde bulunduğu girdabı ifade eder. Gün geçtikçe derinleşen ekolojik krizin kökenleri kadının özünde yitimler yaşandığı yerdedir, uygarlık denen canavarın başlangıç noktasında yatmaktadır. Kendi özünden uzaklaşan kadın kendi özünden uzaklaşan toplum ve doğayla yabancılaşma anlamına da gelen bir uzaklaşmadır. Toplumun özünde ekolojik bir yapılanma yatmaktadır. Yaşamın canlı akışı toplumun canlı akışına benzemektedir. Bu gerekliliğin kendisi doğayla toplumun kopmaz ilişkisini gözlerimizin önüne sermektedir. Onun için insan türü rastgele yaşayamayacağı gibi ancak evrim zincirinin gereklerine bağlı kaldıkça yaşam şansı bulacağı açıktır. Aksi halde doğa olduğu kadar insanlık da yok olma tehlikesiyle yüz yüze kalacaktır. Doğa ve toplumun birbirini tamamlayacağı ve birliğin gücünü ortaya çıkaracağı bağlar güçlendirilmelidir. Kapitalizmin yaratığı uçurumlar insanlığın kapılarını cehenneme aralasa da demokratik ve ekolojik toplum gerçekliği karşısında yıkılmak zorunda kalacaktır. Çağların iktidarla örülmüş karanlık maskesi iradeye kavuşan toplum ve kadınla asit yağmurlarıyla dökülecektir tarihin yüzünden.

Hâkimiyetini güçlendirmek için sistemlerin yüzüne taktığı şatafatlı maske zihinsel bir çöküşle erimektedir. İktidarın oluşturduğu soğuk zihniyet doğayla toplum arasına soğuk duvarlar örmüştür. Çünkü toplumu var eden doğa-toplum arası komünal bağ ret edilmiştir. Toplum ve doğa arası birbirini tamamlayan hususlar vardır ki bu kör sistemler tarafından görülmemektedir. Dinlerin iktidarı besleyen yanı, tanrılaşan insandan kaynağını almaktadır. İnsanları kategorilere bölüp tanrı-kul, alt-üst bölümlerine ayırır. Bu anlamda doğa tanrının hizmetine verilmiş kurbanlık bir koyun gibi görülmektedir. Doğaya düşüncesizce saldırıların temelinde bu kör inançlar yatmaktadır. Bu kör inançların gölgesinde insan annesine yabancılaştı, insanlık doğaya yabancılaştı bu anti-doğasal yaklaşımlar toplumsal ve ekolojik sorunların güçlü temellerini oluşturmaktadır. Dini kör inançlar, kadını günah keçisi, doğayı insan hizmetine verilmiş bir köle olarak algılamayı doğurmaktadır. Bu kör inançlar yaşamın canlı akışını yani doğanın bağrında yatan güzellikleri görmeden bizi katil durumuna düşürmektedir. Bu bizi kendimizden uzaklaştırdığı gibi kendimize ve doğaya karşı da yabancılaşmayı doğurmaktadır.

Bu zihniyet yapısı insanı kendisinden uzaklaştırmakla kalmıyor kapitalist sisteme körü körüne bir bağlanmayı da getiriyor. İnsan belleğindeki doğru doğa bağını kesip onunla doğa arasında uçurumlar yaratarak yabancılaştırmaktadır. Bir sistemin insanla hayvanı böylesine birbirine kırdırtması, özünde doğadan da yabancılaşmayı doğurmaktadır. Bu kör zihniyet ve bakış açısı ortaçağda bırakılması gereken bir zihniyettir. Sistemlere karşı halkaların yani toplumların yaşadığı körlük bu zihniyet yapılanmasından kaynağını almaktadır. Rönesansın büyüklüğünü teşkil eden neden yeniden doğayla bir zihniyet bağının kurulması olmaktadır. Biliniyor ki Rönesans zihniyet devrimini doğanın canlılığı, üretkenliği, kutsallığı üzerinden geliştirdi. Değerli çalışmalar olarak ele alınan Naturel çalışmalar esasında doğal çalışmalardır. Sanat ve doğanın güzelliği doğanın yaratıcılığını gören bir zihniyetle ele alındı. Bilimsel yaklaşım ise bu bakış açısının güçlenmesine yardımcı oldu. İnsan özünü biçimde boğmadan doğayla bağını sağlamayı temel görevlerinden saydığı için büyüklüğü barındırmaktadır. Yeniçağ, esasında zihniyet gerçekliğinde yatan değişikliktir. Kör zihniyet yapılanması hem insan üzerinde hem doğa üzerinde her türlü köleliği kendine doğal bir hak belledi. Sonuçta toplumsal ve doğal krizi bir çıkmaz sorun halini aldı. İnsan zihniyetinde, ahlakında yaşanan yıkımlar yankısını ivmeli bir şekilde kirlenen doğada buldu.

Bu anlamda eylemselliğiyle baş gösterecek olan demokratik, özgürlükçü toplum sisteminde bilim ve tekniğin oynayacağı rol ekolojiktir. Ekolojinin kendisi özünde toplumun çevresiyle ilişkisini inceleyen bir bilim olmaktadır. İlkel toplumda doğayla bağ çocuk-ana bağı gibidir. Doğayı da kendi çocuğu, kendisi gibi canlı görmektedir. Zihniyetini doğal toplumdan alan ilke ise doğa dini, toplum dinidir ilkesi olmaktadır. Bu zihniyet yapılanmasını destekleyen felsefe insanı kendi farkın varan doğa olarak tanımlar. Bu bağlamda ele alınan doğal gelişim birçok yalanı da ortaya çıkarmaktadır. Kutsal saydığımız dinlerin ve kör zihniyetlerin günah ve kirlilik olarak belleğimize yerleştirdiği kadın biyolojisi aslında toplumun durmadan akan canlılığının kendisidir. Kadının doğallığında doğaya yakınlık vardır. Doğanın canlı akışına, kadının öz benliğine bizi yabancı düşüren zihniyetlerin koca bir aldatmaca olduğu ortadadır. Bütün bunların yanında yine de belirtmek gerekiyor ne tek başına toplumun gelişimi ne de doğayı kurumak bir anlam ifade etmez. Demokratik ve ekolojik bir yapılanmaya soyunan bir toplum aynı zamanda ekolojik bir ahlaki dönüşümü de gündemine almak zorundadır. Kapitalizmin beynimizde ve vicdanımızda yarattığı körlüğü ancak böyle aşabiliriz. Önderliğimiz bu konuda “En büyük yurtseverlik ağaçlandırmak ve ormanlaştırmaktan geçer sloganı, herhalde en değerli sloganlardan biri olacaktır demektedir.” Bu aslında yurtseverlik ve doğalcılığın birbirine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor. Yeni demokratik ve ekolojik toplumda, ekolojik bilinç temel ideolojik bilinç anlamına kavuşacaktır. Ekolojik bilinç toplumu oluşturmanın temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Demokrasi ve sosyalizm mücadelemiz de ancak kadın kurtuluşu özgürlüğü ve çevrenin kurtuluşu esas alındığında bir bütünlük bir anlam kazanabilir.

GULAN BOTAN

‘Yargılanması gereken savaş politikasıdır’

  • ‘KCK’ İSTANBUL DAVASINDA 5. DURUŞMA BAŞLADI 

111 TUTUKLU 205 KİŞİ YARGILANIYOR

2011 yılının ekim ayında İstanbul’da BDP il ve ilçe örgütlerine, siyaset akademisi ve derneklere düzenlenen operasyonun ardından gözaltına alınan ve aralarında akademisyen, yazar, insan hakları savunucularının da bulunduğu 111’i tutuklu 205 kişinin yargılandığı ‘KCK’ İstanbul ana davasının 5’inci duruşması, Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesinde bulunan İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü.

Dava, duruşmaya giden avukatlar ile basın mensuplarını taşıyan aracın kaza yapması nedeniyle gecikmeli olarak, mahkeme heyetinin, tutsak Kürt siyasetçilerin kimlik tespitini yapmasıyla başladı.

SİYASETÇİLER ADINA ORTAK SAVUNMA

Duruşmanın sabah yapılan oturumunda 40 tutuklunun kimlik tespiti Kürtçenin Kurmanci ve Zazaki lehçelerinde tercümanlar eşliğinde yapıldı. Kimlik tespitlerinin tamamlanmasının ardından Avukat Sinan Zincir söz alarak, tutukluların savunmalarının BDP MYK Üyesi Mustafa Avcı ve BDP Bağcılar İlçe Örgütü Eski Eş Başkanı Eşref Yaşar’ın yapacakları savunmalarla başlamasını talep etti. Zincir’in kararını değerlendiren mahkeme heyeti, talebi kabul etti. Ara verilen duruşma, BDP MYK Üyesi Avcı’nın tutsak siyasetçiler adına yapacağı ortak savunma ile devam etti.

Duruşmaya verilen öğle arasında ise duruşma salonu önünde Gökkuşağı Kadın Derneği tarafından basın açıklaması düzenlendi. “Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın” yazılı pankartın açıldığı eyleme duruşmayı izlemek için gelen onlarca tutuklu yakını da katıldı. Sık sık ‘Jin jiyan azadi’ ve ‘Siyasi tutsaklara özgürlük’ sloganlarının atıldığı eylemde Gökkuşağı Kadın Derneği adına basın açıklamasını Bircan Şahin yaptı.

‘SİYASİ TUTUKLULAR SERBEST BIRAKILSIN’

Şahin, 2009 yılından bu yana AKP iktidarının barış mücadelesi veren, demokratik siyaset yapan başta kadınlar olmak üzere aralarında Kürt siyasetçilerin, gazetecilerin ve avukatların da bulunduğu binlerce kişiyi KCK operasyonları adı altında ‘tutsak’ aldığını söyledi. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Martta okunan mesajının ardından gelişen sürece de değinen Şahin, “Tarihsel bu çağrıyla yeni bir sürece girildi. Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme ve özgürlük için müzakere ve diyalog sürecinde biz kadınlar aktif olarak yer almaktayız. TMK kaldırılmalı, yeni eşit ve özgürlükçü bir anayasa oluşturulmalı, ana dilde eğitim hakkı anayasal güvence altına alınmalı, seçim barajı kaldırılmalı” diye konuştu. Yaşanan süreçle birlikte tüm tutukluların da serbest bırakılmasını istediklerini belirten Şahin, “Yargılanması gereken kadınlar değil savaş politikalarını yürütenler ve uygulayanlardır. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın” dedi.

AVCI: SÜRECİN YANINDAYIZ, DAVA ARTIK DÜŞMELİ

Duruşmanın öğleden sonra yapılan son oturumunda tutsak Kürt siyasetçiler ve insan hakları savunucuları adına BDP MYK üyesi Mustafa Avcı Kürtçe tercüman eşliğinde savunma yaptı.

Türkiye’nin Kürt sorununun çözümü noktasında yaşanan siyasi gelişmeler bakımından tarihi bir süreçten geçtiğini ve bu tarihi süreçte yargılandıklarını ifade eden Avcı, tutuklandıkları tarihten bu yana Türkiye’nin siyasal atmosferinde ve toplumsal psikolojisinde büyük farklılıklar yaşandığını söyledi. Avcı, “Çünkü bu değişimin temelinde Kürt sorunu var. Bizler de Kürt sorunundan doğru yargılanıyoruz. Her şeyden önce yine tüm Kürt siyasetçileri gibi yargılanıyor olmamızın nedenleri Kürtlerin cumhuriyet tarihi boyunca inkar edilmesi her türlü insani ve halkı taleplerinin bastırılması yoğun asimilasyon ve her türlü anti demokratik uygulamalara maruz kalmasıdır” dedi. Tüm çabalara rağmen Kürt halkının yoğun baskılardan kurtulamadığını belirten Avcı, “Kürt halkına zindanlar meşru görüldü, faili meçhuller yaşandı. Tüm bunlara rağmen halkımız anadilinden, onurundan taviz vermeyip mücadelesine devam etti. Devlet tüm kurum ve kuruluşlarıyla Kürtçeyi yok etmek ve Kürtleri Türkleştirmeye çalışırken Kürtlerin ruhsal dünyasında derin travmalara yol açtı. Ancak Kürtler ‘dilim varlığımdır, onurumdur dilsiz yaşam olmaz’ bilinciyle hareket ederek büyük bedeller pahasına asimilasyon ve baskılara direndi” diye konuştu.

Daha önceki yıllarda da PKK tarafından siyasal çözüme zemin olsun diye birçok kez tek taraflı ateşkeslerin ilan edildiğini belirten Avcı, ancak o dönemlerin iktidarlarının yaklaşımlarının tüm barış olanaklarını heba ettiğini sözlerine ekledi. Avcı, “Oslo sürecinden sonra hükümet açılım projesinden vazgeçti. Yerine entegre strateji olarak nitelendirdiği konsepti devreye soktu. Bu konseptle sadece PKK’yi değil, BDP’yi ve tüm sivil toplum kuruluşlarını da kapsayacak bir şekilde bir yönelim başlatıldı. Çok geçmeden bu yolun yol olmadığı acı ve yıkımdan başka hiçbir işe yaramayacağı herkes tarafından bir kez daha anlaşıldı. Bizler sözü edilen sürecin mağdurları olarak bize yapılmış haksızlığa hukuksuzluğa rağmen dışarıdayken yürüttüğümüz barış ve özgürlük mücadelesini cezaevinin ağır koşullarında da yürütüyoruz” diye konuştu.

PKK Lideri Öcalan’ın 21 Mart’ta yaptığı açıklamayı ise “miladi” bir açıklama olarak nitelendiren Avcı, 2013 Newroz’u ile birlikte toplumda büyük bir umut ve sevincin yaşattığını ifade etti. Barış sürecinin toplumsal umut ve beklenti yarattığını da sözlerine ekleyen Avcı, “Son 5 ayda yaşanılan gelişmeler baş döndürücü nitelikte olduğu kadar ümit verici de. Ülkemiz ve halklarımız adına sevindiricidir. Gecikmiş de olsa girilmiş olan bu yol aklın ve kardeşlik hukukunun gösterdiği yoldur. Bizler de bu sürecin yanındayız. Başarısı için de çaba içinde olacağız. Koşullarımız ne olursa olsun halkımızın özgür ve demokratik bir topluma kavuşması için mücadelemizi yürüteceğiz” dedi. Avcı, savunmasının sonunda ise şu ifadeleri kullandı: “Tutuklu durumda olan tümümüzün serbest bırakılması ve davanın düşmesi gerekir. Bu hem hukukun gereğidir, hem de Türkiye demokrasisinin ulaşma çabasında olduğu düzeyin gereğidir. Kaldı ki bizim mahkemeden beklentimiz yalnızca davamızın seyri ile ilgili değildir. Serbest bırakılmamamız ve davanın düşmesi olması gerekendir. Beklentimiz bu dava şahsında mahkeme heyetinin geliştireceği hukuki yorumla çözüm sürecine sunacağı katkıdır” dedi.

Avcı’nın savunmasının ardından mahkeme heyeti, duruşmayı yarına erteledi.


AVUKAT VE GAZETECİLERİ TAŞIYAN ARAÇ KAZA YAPTI

‘KCK’ İstanbul ana davasını izlemek üzere bugün İstanbul’dan Silivri’ye giden ve içinde avukatlar ile gazetecilerin de olduğu 11 kişinin bulunduğu araç, Selimpaşa Metro Dinlenme Tesisleri yakınında tekerleğinin patlaması sonucu yoldan çıkarak, takla attı. Kaza sırasında yaralanan ve aralarında Gazetemiz Muhabiri Eda Yıldırım  Hayat Televizyonu Spikeri Burcu Tunç, DİHA Muhabiri Mütha Çetin, ETHA Muhabiri Yıldız Tar ve BirGün Gazetesi muhabiri Elçin Yıldıray’ın da bulunduğu 7 kişi, Silivri Anadolu Hastanesine kaldırıldı. Hastanede hayati tehlikesi olmayan 7 yaralının da tomografisi çekildi. Tomografisi çekilen 7 kişinin ayakta tedavisi yapıldı.

(İstanbul/DİHA)

KADIN VE SAVAŞ

Kadınlar, savaş, ırkçılık ve yoksulluktan fazlasıyla etkileniyor. Fakat kadınlar gerçekleştirdikleri tüm eylemlerinde barıştan yana olduklarını ifade etmekteler. Kadınlar tarafından başlatılan ve yönetilen eylemlerin özel bir enerjisi ve gücü vardır. Bu güç, erkekleri dışlamaktan gelmez; aksine bu eylemlerin çoğu katılımcı erkekleri sıcak karşılar. Bu güç ve enerji, aksine, insanın yaşam değerlerini ve bakımlarını savunmak için kadınların bir araya gelişlerinde ortaya çıkan, neşe ve ileri görüşlülük potansiyelinden kaynaklanır. Ataerki, nihai ifadesini savaşta bulur. Savaş, sert olanların sertliklerini ispat edebilecekleri ve kazananların kaybedenlere karşı zafer kazanabilecekleri alandır. Askerler; kadınsı ya da ödlek olarak adlandırılma korkusuyla, ölümle yüzleşme ya da uğraşma gönülsüzlüklerini bastırdıklarında, ölmeye ya da öldürmeye zorlanabilirler. Savaş merhamet üzerine her türlü argümanı ortadan kaldırır ve tüm yapıları şiddete boğar. Savaş, yönetenlerin hayatın her alanında denetimlerini kabul ettirmelerine izin veren engellemelerin meşrulaştırılmasıdır.. Dolayısıyla Güç kullanımı, ceza ve şiddet, ataerkinin çatışmalara ve toplumsal sorunlara cevabıdır.

Ve modern savaşların hiçbir zaman sivil halkı korumadığını hatırlatmamız gerekiyor. Tecavüz her zaman bir savaş silahı olmuştur ve kadın bedenleri, fatihlerin ödülü olarak kullanılmıştır. Savaşta, yönetenlerin politikalarına dair söz hakkı bulunmayan kadınlar ve çocuklar -ve erkekler de- ölümle, sakatlanmayla, yaralanmayla, evlerini, geçimlerini ve sevdiklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

Batı’da kadınlara uygulanan baskı asla bir sorun olarak ortaya konmazken Ortadoğu veya üçüncü ülke kadınların baskı altında olduğu illeri sürülür. Evet illeri sürüldüğü gibi bu ülkelerde kadın baskı altındadır. Fakat batı, özgürlüğün bayraktarı olarak selamlansa da, Batı kültürünün içerdiği ırkçılık, ekonomik baskı ya da kendine özgü şiddetin varlığı görmezlikten gelinemez. Çünkü kadınlar Batı’da sokaklarda güvenlikle yürüyemediği gibi çocukları için ekmek parası, hastalıkları için tedavi ve yaşlılıklarında da bakım ve desteğin teminatını alamıyor.

Dünya çapında, kadınlara ve çocuklara karşı uygulanmakta olan gündelik şiddet, dayak, cinsel hakaret, yoksulluk ve fırsat yoksunluğu gibi şiddet biçimleri; kadın bedeni üzerindeki küresel ticaret görmezden geliniyor. Ve Batı’nın üstünden kar elde ettiği muazzam küresel eşitsizlikler de görmezden geliniyor. Tarih de öyle; büyük ‘gelişme’ ve ‘aydınlanmaya’ izin veren serveti meydana getiren şeyin, Doğu ve Güney’in Batı tarafından sömürülmesi olduğu gerçeği kabul edilmiyor. Dünya çapındaki Müslüman ya da gayri-Müslim toplumlarda kadınlara baskı uygulandığı gerçektir. Ancak kadınlar, yüzlerce yıldır uygulanan sömürü politikalarını sürdürenlerin, kaynaklara kendileri için el koyanların ve aynı zamanda kadın varlığının derin bir parçası olan kültüre ve mirasa karşı önyargıları kışkırtanların tanklarıyla ve bombalarıyla özgürleştirilemez.

Örneğin Irak savaşının emniyetle, güvenlikle ya da özgürleşmeyle ilgisi yok. Savaşın gerçek amaçlarından biri, Irak’ın zengin petrol rezervleri üzerinde kontrol elde etmek, bir diğeri de Ortadoğu üzerinde ABD hegemonyası kurmaktır. Irkçılık imparatorluk ideolojisinden başka bir şey değildir. Nihai ifadesini savaşta bulan ataerkil savaşların kadın üzerinde ne tür etkilere yol açtığını biraz daha açacak olursak:

Kadın Sivillerin Ölümü

20. yüzyıl boyunca yaşanan savaşlarda öldürülenlerin büyük bir oranı sivillerden oluşuyordu. Silahlı çatışmada bombalar ve silahlar sivil kadınları sivil erkeklerle eşit sayıda öldürür ve yaralar. 1990’larda savaşın doğrudan ya da dolaylı etkileriyle ölenlerden her 10 kişisinden 9’u sivildi. 20. yüzyılda sivillerin, kadınların ve çocukların ölüm oranındaki dikkate değer artışın nedeni, savaş teknolojisindeki ve taktiklerindeki değişime yoruldu. Ağır ateş gücüyle birleştirilmiş havadan yapılan yüksek teknolojiye sahip savaş, alanlarda yapılan ordu çarpışmasının yerini aldı. Ve askeri strateji; elektrik santralleri, su dağıtım tertibatları, hastaneler, endüstri santralleri ve iletişim sistemleri gibi sivil alt yapı tesislerini yok etmek için tam-isabetli bombardıman denen yola başvurdu, ABD’nin 1991’de Irak’ta yaptığı buydu. Ayrıca ülkeler arası çatışmaların belirlenmiş bir savaş alanı yok, ve silahlı savaşçılar öldürmek, tecavüz etmek, terörize etmek ve sınır dışı etmek için sivilleri hedef alıyor.

II. Dünya Savaşı’ndan beri dünya, ülkeler arası çatışmaların artmasına ve tüm insanlığın yok edilmesine yönelik bir amaca tanık oluyor. Nazilerin Yahudilere karşı yaptığı ‘son çözüm’, daha yeni iç çatışmalarda tekrarlandı; Pol Pot rejimi sırasında Kamboçyalılara karşı, Yugoslavya’da Müslümanlara, Ruanda’da Tutsilere karşı ve Irak’ta Kürtlere karşı. Erkekler, kadınlar, çocuklar eşit oranda katliamın kurbanlarıydı. Kadınlar etnik kimlikleri yüzünden öldürülmelerinin yanında cinsel anlamda da sömürüldü, işkence gördü. Orta Afrika’nın bir ülkesi olan Ruanda’da, 1994’te 3 aylık bir süre içerisinde yaklaşık 1 milyon insan etnik bir çatışmada öldürüldü, tarihte görülen en hızlı katliam. Sayılan ölülerin %40-45’i kadındı; ve 500,000’e yakın kadın ve genç kıza tecavüz edildi ve cinsel işkencede bulunuldu. Savaştan sonra tecavüzden kurtulanların çoğu toplum tarafından dışlandı, suçlandı ve onlardan uzak duruldu; aslında sosyal açıdan ölüme terk edildiler.

Dünyada durum böyle iken; Kürdistan’da 30 yılı aşkın bir süredir devam eden savaşta yaşamını kaybedenlerin ötesinde Kürt kadınlarının maruz kaldığı tecavüz ve bu saldırılar sonucunda yaşadığı psikolojik sorunların boyutu yetirince araştırılmadığı için kesin bilgilere ulaşmak imkansız. Fakat Kürdistan’da yaşanan kadın intiharları ve artan fuhuş savaşın kadın üzerinde yarattığı tahribatı az çok açıklamaya yetiyor.

Tecavüz, Cinsel İşkence ve Cinsel Sömürü

Savaşın kadınlara kadınlıklarından dolayı verdiği acı, hiç kuşkusuz yaşadıkları tecavüz sonucu geçirdikleri travmadır. Askeri genelevler, tecavüz kampları ve gitgide büyüyen fuhuş sektörü, erkek saldırganlığına dayanan, ona izin veren savaş kültürüyle ve savaşın ardından özellikle kadın ve çocukları perişan eden sosyal ve ekonomik yıkımlarla besleniyor. Ama eski Yugoslavya’da Müslüman kadınların ve Ruanda’da Tutsi kadınların çatışma sırasında tecavüz edilerek katledildiğini gösteren son soruşturmalara kadar savaşta tecavüz ve cinsel sömürü sistematik olarak belgelere dökülmedi ve savaş suçu ve işkencesi olarak adlandırılmıyordu. Aynı zamanda tarih, savaşın ve işgal ordusunun kıdemli subaylarının, askerlerinin yerli kadınlara yaptığı cinsel sömürüyü tasdik ettiğini ve meşrulaştırdığını gösterir. Savaşın her iki tarafındaki hükümetler, askeri genelevleri, askerleri için ‘dinlenme ve eğlence’ sağladığı savunması adı altında kabul ediyor, onlara yer sağlıyor ve müsamaha gösteriyor. Düzenli yürüyen bir genelev sisteminin erkek cinsel saldırganlığını önleyeceği, orduda cinsel yolla yayılan hastalıkları azaltacağı ve askerlere savaş için moral desteği vereceği gibi özel(!) bir sonuç çıkarıyorlar.

Şubat 2002’de Mülteciler için Uluslararası Yüksek Komisyon’u (UNHCR) ve Çocukları Koruma Derneği (Save The Children), Gine, Liberya, ve Sierra Leon’daki Batı Afrikalı mülteci çocukların cinsel tacize uğradıkları iddialarıyla ilgili araştırmalarını içeren bir rapor yayınladı. 1500 kadın, erkek, ve çocuk mülteciyle yaptıkları röportaj, 13-18 yaş arası kızların erkek ilkyardım görevlileri tarafından cinsel tacize uğradığını ortaya çıkardı. Taciz edenlerin çoğu ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından (NGO’lar), BM ve BM barış gücü tarafından ve toplum liderleri tarafından çalıştırılanlardı. Gine’den bir kadın, mal ve yardım dağıttığı için güçlü bir pozisyona sahip ilkyardım çalışanlarının bu durumu kötüye kullandıklarını, yemek karşılığı seks yapmanın aşırı yaygın olmasıyla ilgili ‘seks başına bir kilo’ dediklerini söyledi. Görüşülen başka bir adam, ‘sivil toplum örgütü çalışanlarına sunacağı’, kız kardeşi, karısı ya da kızı olmayanların, yağ, çadır, ilaç, borç, eğitim, zanaat öğretimi ve hisse senedi alma hakkı olmayacağını söyledi. İlkyardım çalışanlarının ve barış gücünün görece zenginliği ve gücü ile mültecilerin yoksulluğu ve muhtaçlığı arasındaki farkla beslenen genç kızların maruz kaldığı cinsel taciz, en çok da iyi kurulmuş, büyük kamplarda yaygındı.

Kürdistan’da ise durum oldukça çarpıcı. Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek veya yakınlarının destek verilmesinden dolayı gözaltına alının bir çok Kürt kadını tecavüze maruz kaldığını dünya kamuoyuna da duyurdu. Yine Kürdistan’da görev yapan asker ve polislerin oluşturdukları özel bir ağ ile Kürt kadınlarının fuhuşa çekildiği görüldü. Önce tecavüze uğrayan Kürt kızları bu tehdit altında ajanlığa ve halkına karşıt faaliyet yürütmeye de zorlanmakta. Tüm bunlar basına, suç duyurularına ve Avrupa İnsan Hakları mahkemesine ulaşmasına rağmen çok ciddi bir tedbir alınmadı. Aksine her olayın üstü bir biçimde kapatılmaya çalışıldı. Savaşın bir biçimi olarak da Kürdistan’da Kürt kadınına yönelik gerçekleştirilen tecavüz ve fuhuş ağı olmaktadır. Kürt kadını için geçen savaş süreci içinde en büyük acı dağlarda mücadele etmek olmadı aksine sivil kadınlarımızın uğradığı tecavüz ve çekildiği fuhuş ağı oldu.

Ölüm ve Yaralanma

Kadınlar ve çocuklar, kara mayınlarının tarım alanlarına, su kaynaklarının ve pazarların olduğu yollara yerleştirilmesi sonucu en çok zarar görenlerdir. Dünyadaki 90 ülkenin sınırlarında gizli bir şekilde yatan tehlike mayınlardır. ‘Ağır çekimde kitle imha silahları’ olarak adlandırılan kara mayınlarıyla her yıl 15000’den 20000’e kadar insan ölüyor ya da yaralanıyor ve rapor edilen kurbanların %70’inden fazlası sivil. Sovyet ordusunun Afganistan’la yaptığı savaş sırasında Pakistan-Afganistan sınırına attığı binlerce kara mayını Bajaur’da ve Pakistan’da yayıldı. Hayvanlara yem götürüp getirirken, tarım arazilerinden geçerken, gündelik işlerini yaparken yaralanan kadınlar ve genç kızlar, mayın kurbanlarının %35’ini oluşturuyor. Ayrıca bu tutucu aşiretlerden oluşan toplumda, camilerde ve okullarda erkeklere ve delikanlılara mayınlarla ilgili bilinçlendirme dersleri yapılırken, onların da evdeki eşlerine ve çocuklarına öğretecekleri varsayılıyordu.

Afrika’nın bir çok bölgesinde, yiyecek üretiminin %80’ini sağlayan kadın çiftçilerin oranı Asya’da ve Afrika’da erkek çiftçilerden daha fazla. Yaralandıklarında çiftçilik yapamıyorlar, ve ailelerini besleyemiyorlar. Kocaları onları terk ediyor, ya sokakta dilenmeye ya da cinsel tacize uğramaya bırakıyorlar.

Savaş sonrası toparlanma döneminde, odun toplamak, su bulmak, hayvanlarla ve çiftçilikle ilgilenmek gibi barış zamanının geçim faaliyetlerine geri döndükleri için, kadınlar ve çocuklar kara mayınlarından yaralananların ve ölenlerin büyük çoğunluğunu oluşturuyor.

Diğer ülkelerde özce ölü ve yaralı böyle iken, Kürdistan’da savaş sivillere yönelik yürütülüyor. Irak’ta Saddam rejimi döneminde kimyasal silah kullanılması bunun en açık bilenen örneğiyken Kürtlerin tarihinde savaşın sivil halka yönelik yapıldığı bir gerçek. Kuzey Kürdistan’da gerçekleşen 27 irili ufaklı direnişte, yine en son gelişen direniş olan Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesi döneminde Türk ordu Kuvvetlerinin ağırlıkta savaştığı kesim sivil kesim oldu. Özellikle son otuz yıl içinde Kürt gerillalarına yönelik yaşadığı başarısızlığını sivil halka yönelerek, köyler yakılarak giderilmeye başlandı. Kürt kadınları tecavüze uğradı, evleri ile birlikte diri diri yakıldı. Bebekleri canlı canlı karınlarından alındı. Kürt kadını tarihi boyunca sürekli bir savaş ortamında tutuldu ve bunun soncu olarak şiddete maruz kaldı.

Göç ve Mültecilik

Dünyadaki mültecilerin ve ülkesinden sürülenlerin %80’ini kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yirminci yüzyılın sonlarında savaşın dengesi ve doğası, benzeri görülmemiş sayıda insanın çatışmadan kaçmasıyla sonuçlandı. Örneğin, 1990’larda insanların savaş yüzünden ülkelerinden sürülmelerinin halkın sağlığı üzerinde birçok durumda çatışmanın kendisinden çok daha ciddi etkileri olması. Cinsiyete dayanan verilerin yokluğuna rağmen, mülteci kamplarındaki kadınların ve kız çocuklarının erkeklerden daha fazla tecavüz, cinsel sömürü ve de kara mayınlarından dolayı kötürüm kalma riski altında olması gibi, kirletilmiş su kaynaklarına ve insani atıklara da daha fazla maruz kaldığı biliniyor. Kadınlar ve kız çocukları, yiyecek, yakıt, hayvanların yemi ve suyun sağlanması gibi temel ev içi ihtiyaçlarının sağlanmasından ve atıkların uzaklaştırılmasından sorumlular, ve erkekler çatışmalar yüzünden yaşanan kıtlığın sonucu bunları yağmalıyorlar. Batı Afrika mülteci kamplarında BM barış gücü ve yardım görevlileri tarafından kadınların ve kız çocuklarının cinsel olarak sömürüldüğünün, ve Bosna’nın çatışma sonrası korunaklı bölgede kadınların ve kız çocuklarının uluslararası polis tarafından fuhuşa sürüklendiğinin geçenlerde açığa çıkarılması sonucu; gözler yağmacı erkek barış gücüne, yardım görevlilerine ve polise, ve ayrıca da yiyecek, temel yaşam gereksinimleri ve fiziksel güvenlik için onlara bağlı olan mülteci kadın ve kız çocuklarının hassas durumlarına çevrildi.

Ölüm oranlarının kaba verileri, ülkesinden sürülmenin kadın ve kız çocukların sağlığı üzerinde yarattığı etkileri gölgede bırakıyor; çünkü (tıpkı diğer toplumsal ve çevresel etkilerin verileri gibi) bunlar da toplumsal cinsiyetle pek az ilişkilendirilir. Belgelenmiş az sayıda örneklerden birine göre, Bangladeş’deki bir mülteci kampında, bir yaşın altındaki Burmalı kızlar erkeklerin iki katı, beş yaşın üzerindeki kızlar ile kadınlar ise erkeklerin 3.5 katı daha fazla ölüm oranına sahipler. Başka bir örnekte, başında kadınların bulunduğu Ruandalı mülteci ailelerin, başında erkeklerin bulunduğu Doğu Zaireli bir mülteci kampındakilerden daha kötü beslendikleri görülüyor. Cinsiyete dayalı çok az veriye rağmen, birçok durum, mülteci kadınların ve kız çocuklarının erkeklerden daha yüksek ölüm oranına sahip olduğu sonucunu veriyor; çünkü mülteci kamplarındaki sağlık hizmetlerini ve yiyeceği sağlayan sistemler, erkeklere ve erkek çocuklara kadınlar ve kız çocuklarının üstünde ayrıcalıklar sağlıyor. Cinsel eşitlik sağlanmazsa, mülteci kamplarındaki gıda ve sağlık hizmetlerinden yararlanma şansı en az olanlar, hane reisi konumundaki bekar kadınlar, dullar ve kız çocukları olacak. Koruma ve adaletten yoksun olduklarından, aynı zamanda yiyecek ve ilaç için cinsel sömürüye maruz kalabiliyorlar.

20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarındaki savaşlar, savaşçının kurbanının ölümünü ve sakat kalmasını görmesine meydan vermeyecek uzaklıkta uzaktan kumandalı silahlarla gerçekleştiriliyor. Hatta sivillerin yoluna yerleştirilmiş sadist bir oyuncağa benzeyen kara mayınları, onları havadan eken veya manuel dağıtanlardan uzaktalar ve onları üretenlerin de binlerce mil uzağındalar. Diğer yandan, askeri tecavüz ve cinsel sömürü, savaş alanlarında kadın cesetlerinin dış görünüşlerini erkek görünüşüne çevirdi. Savaşın acılarını çekenlerin içinde militer kültür için ödenen en ağır bedeli kadınlar ödemiştir. Bu kültür, erkekleri, yaşı, cinsiyeti, sivil konumu ayırt etmeksizin tüm insanları öldürmek üzere hazırlar ve savaş sırasında ve savaş sonrası barış gücünde ve işgal üslerinde, askeri temeller etrafında, kadınların ve kız çocuklarının maruz kaldığı erkek cinsel saldırganlığına hoşgörü alanını yaratır.

Kürdistan’da bilinçli bir mültecileştirme politikası uygulandı. 70 yılların ardından Kürdistan açık veya dolaylı olarak boşaltılmaya başlandı. Türkiye metropolleri ve Avrupa’ya göç ettirilen veya göç etmek zorunda bırakılan Kürtler gittikleri yerde de savışın acımasız yüzünü yaşamaya devam ettiler. Türkiye metropollerine göç ettirilen ve ekonomik kaynakları tüketilen Kürt kadınları bir biçimde ekonomik finansını sağlamak zorunda kaldı. Çalıştığı iş yerinde ulusal kimliği nedeniyle küçümsenen horlanan Kürt kadınları öte yandan cinsel sömürüye de maruz kaldılar. Özel olarak devlet tarafından oluşturulan birimler kanalıyla Kürt kadınları düşürülmeye çalışıldı ve Türkiye’de fuhuş sektörü Kürt kadına dayandırılmaya çalışıldı. Yine asimilasyon politikasının bir parçası olarak savaşta ailelerini kaybeden Kürt kızları ve çocukları, yine ekonomik sorunlar nedeniyle göç eden ve çocuklarını okutamayan Kürt çocukları alındıkları yurtlarda bir şiddete maruz kaldı. Yurtlarda çalışan görevlilerce tacize ve tecavüze uğrayan çocuklar psikolojik olarak ciddi yaralar aldılar. Bir çoğu asker ve polis kanalıyla korkutularak susturuldu. Sorunu açamayan Kürt çocukları asimilasyonun yanında bir de ruhsal ve psikolojik olarak büyük bir dejenereyi yaşadılar.

Önemli bir Kürt kitlesi ise Avrupa’da mülteci konuma geldi. Avrupa’da mülteci konuma gelen Kürtlere yönelik Avrupa ülkeleri de özel bir politika uyguladı. Kimlik bunalıma ve kültür çatışması Kürt mültecilerinin Kürdistan’da yaşadıkları savaştan daha büyük yaralar almasına yol açtı. Bundan en büyük nasibi ise Kürt kadınları aldı.

TBMM rakamlarına göre Kürdistan’da son 15 yılda yakılan ve boşaltılan 3655 köyden ve savaş ortamından göç etmek zorunda bırakılan bir milyon Kürdün çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. (Bu rakam İHD’nin araştırmalarına göre üç milyon civarında.) GÖÇ-DER’in yaptığı araştırma raporuna göre, bu durumda olan kadınların sağlıkları bozuluyor, ekonomik sıkıntı çekiyor, eşleri ve çocuklarıyla ilişkileri zedeleniyor. Yaşamını o güne kadar ana diliyle sürdüren ve Türkçe’yi bilmeyen kadınlar yaşamın her sahasında bu dili kullanmak zorunda kalıyor. Kendi içine kapanıp, sosyal yaşam ve kamusal alana dahil olamıyorlar. Bu nedenle de Kürt kadınlar, erkeklere ve genç kızlara oranla daha fazla kendi köylerine geri dönmek istiyorlar.

Savaş suçu olarak tecavüz

Tecavüzün bir sistemi var ve tecavüzün savaşta silah olarak kullanılmasının tarihçesi MÖ 2. bin yılın başlarına kadar gidiyor. Geçmişte işgalci güçler, fetih serüvenlerinde yenilmiş halkların kadınlarına tecavüz etmeyi ilk kez mutlak teslimiyetin stratejisi olarak kullandılar. Ardından gasp edilen kadınları hizmetçi olarak kullanmak için köleliği keşfettiler. Böylece tarih boyu varolan karanlık bir kesit tamamlanmış oldu.

Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Güneydoğu Avrupa ve Hindistan’da tanrıçalar sembolü altında barış içerisinde gelişen uygarlıklar, bu şiddet uygulaması ile yıkıldı. Merkezi toplum örgütlenmesine rağmen, şiddetli devlet gücü işaretleri taşımayan kadın değerlerine yönlendirilmiş eşitlikçi toplumların tabanı ve işlevi şok olaylarla gasp edildi. Bunun öncesinde özgür birlikteliğe dayalı savaşsız binlerce yıl boyunca, o döneme kadar bilinmeyen bilimsel, kültürel ve teknik düzeyi yakalamış yüksek derecede uygarlaşmış kentler oluştu. Bu verimlilik periyodunun meyvelerini daha sonra zorbaca işgal edenler sahiplendi ve yaratılan ilerlemenin kökünü kazıdılar. Erkek Saldırganlığı Savaşın kadınlara kadınlıklarından dolayı verdiği acı, erkeklerin kadınları küçük düşürmek, onlara saldırmak ve işkence etmek için silah olarak kullanmaları sonucunda geçirdikleri travmadır. Askeri  genelevler, tecavüz kampları ve gitgide büyüyen fuhuş sektörü, erkek saldırganlığına dayanan, ona izin veren savaş kültürüyle ve savaşın ardından özellikle kadın ve çocukları perişan eden sosyal ve ekonomik yıkımlarla besleniyor.

Savaş Ganimeti

Ataerkil devrin başlangıcından beri kadınlar savaşın ganimetleri olarak düşünülmüşler, üstü örtük ikincil zarar ifadesinin altında görünmezleştirilmişlerdir. Eski Yugoslavya’da Müslüman kadınların Ruanda’da Tutsi kadınların ve Irak’ta kadınların tutsaklık ve çatışma sırasında tecavüz edilerek katledildiğini gösteren son soruşturmalara kadar savaşta tecavüz ve cinsel sömürü sistematik olarak belgelere dökülmedi, ve savaş suçu ve işkencesi olarak adlandırılmıyordu. Aynı zamanda tarih, savaşın ve işgal ordusunun kıdemli subaylarının, askerlerinin yerli kadınlara yaptığı cinsel sömürüyü tasdik ettiğini ve meşrulaştırdığını gösterir.

Ruanda’da, 1994 soykırımında en az 250.000 kadına tecavüz edildi. 1990’lar boyunca 20.000’den fazla Müslüman kadın Bosna’daki etnik temizlik kampanyasının parçası olarak tecavüze uğradı. Ve BM, Demokratik Kongo Cumhuriyetindeki savaş boyunca binlerce kadın ve kız çocuğunun tecavüze uğradığını belirtmişti. Grup tecavüzleri o kadar yaygın ve vahşiydi ki, doktorlar vajinal tahribi savaşla ilgili suçlar içinde sınıflandırmaya başladılar.

Kadınlar Ötekidir

Çok iyi bilindiği gibi açıkça veya üstü kapalı bir şekilde kadınlar ötekidir. Sonuç olarak bu, kadınları ve kadınlığın tüm yönlerini kontrol altında tutmak ve aşağılamak için güç isteyenlerin gözünde gerekli hale gelir. Pek çok kültürde, kadınların erkeklerinin mülkü olduğu düşünülür. Bu yüzden, bir kadın tecavüze uğradığında bu, erkeğinin erkekliğine fiili bir saldırıdır. Bu fikir yürütmeyi kullanırsak, kadınlar belli bir kültürün, etnik grubun ya da ülkenin erkeklerinin onuruna saldırmak adına savaşın hedefi haline gelir. Bu nedenlerden ötürü, tecavüz ve kadına yönelik cinsel saldırının diğer biçimleri her zaman savaşın veya çatışmanın bir parçasıdır. Kadınlar saldırılabilecek, çalınabilecek ve leke sürülebilecek mülk olarak varsayıldıklarında, düşmanı kadınlaştırmanın ve küçük düşürmenin bir aracı haline gelir. Kadının özgürlük mücadelesinde çözüm erkek egemen sisteminin tekliğe dayalı hiyerarşi sistemine karşı demokratik ekolojik toplumun çoğulculuğunu topluma yerleştirmek gerekir.

Kürdistan’da Son Durum

Bir halkın inkarına dayalı olarak Kürdistan’da başlayan savaş bir çok aşamadan geçti. Ateşkesler yapıldı, barış ve çözüm önerileri dikkate alınmadı ve Kürt halkı bir biçimde sürekli savaş halinde tutulmaya devam edildi. Ulusal kimliğin inkarını yaşayan Kürt kadınları her açından savaşın dolaylı ve direk muhatapları oldular. Koruyucuların, askerlerin, tacize maruz kalırken, gerillaya katılan Kürt kadın savaşçıları da cinsiyetçi aşağılanmalardan kurtulmadılar.

7 yıllık bir ateşkes süreci boyunca da Kürt kadının savaş sürecinde yaşadığı zorlukları pek değiştirmedi. Devlet kirli savaş yöntemlerini sürdürdü. Kürt siyasetçiler Gülbahar Gündüz ve Afife Mintaş kaçırılarak cinsel tacize uğradı. 409 askerin Ş.E’ye tecavüz ettiği bu dönemde ortaya çıktı ve davası sürdü. En son Kürt özgürlük savaşçılarının meşru savunma haklarını kullanacaklarını duyurmalarıyla birlikte Kürdistan’da ordu yeniden karargahlarını çoğaltırken, operasyonlara hız verdi. Yüz, yüzelli operasyon gerçekleştirdi. Yaşamını yitiren gerilla cesetlerine insanlık dışı muamelelerde bulunuldu. Siirt’te sivil Kürt gençleri katledildi. Siirt’te katledilen sivil Kürt kızlarının cenazelerine saldırıldı. Kürt kadın gerillalarının cesetleri teşhir edildi. Tecavüz edildi, taciz edildi. 15 yıldır devam eden savaşta dünya kamuoyu Kürtlerin yaşadığı bu trajediye tanıklık etti.

Bugün Ortadoğu’da savaş tırmanmaya devam ediyor. Militarizm güçleniyor. Dolayısıyla kadınlar için bu şiddet, baskı ve yoksulluk demektir. Bugün uluslararası sözleşmelere rağmen Kürdistan’da 350.000 dönüm arazide 1 milyon mayın temizlenmemiş vaziyette duruyor. Bugün Kürt kadınlar siyaset yapıyor diye, çocuklarını gerillaya gönderdi diye ya da yalnızca Kürt olduğu için tacize ve işkenceye uğramaya devam ediyor.

Türkiye devleti AKP öncülüğünde Amerikan Emperyalizminin bölgeyi işgalinin destekçisi ve bölge politikalarının ortağı konumunda. AKP, bu ortaklığı, Kürt ulusunu imha ve inkar siyasetini hayata geçirmek için yaptığı pazarlıklarla sürdürmekte. Öte yandan AB’ye uyum süreci de Kürt sorunu yok sayılarak yürütülmekte.

Yaşananların durdurulması için Kürt kadınları onurlu bir mücadeleyi sürdürmekteler. Barış ve çözümün hakim olduğu bir bölge ve coğrafya yaratmak için diyalog geliştirmeye ve çözüm platformları yaratmaya çalışmaktalar. Savaş en fazla kadını vuruyor. Kürdistan ve dünyadan verdiğimiz örnekler de bu tespiti doğruluyor. O halde emperyalizme, militarizm, inkar ve imhaya dayanan kirli savaşa karşı mücadele birbirinden ayrılamaz parçalardır. Militarizme, kirli savaş yöntemlerine karşı, Kürt sorununun siyasal ve demokratik çözümü için istikrarlı bir mücadele sürdürmek gerekiyor.

Sonuç olarak…

Cinsiyetçiliği içselleştirerek varlığını sürdüren savaş güçlerine karşı mücadele, kadın kurtuluş mücadelesinin en önemli parçasıdır. Savaşa karşı barışı, şovenizme karşı halkların kardeşliğini savunma temelinde dönemsel eylem ve etkinliklerin yapılması, demokratik kitle örgütleriyle savaş karşıtı çevrelerle ortak hareket edilmesi; militarist güçlerin insanlık dışı taciz, tecavüz, işkence ve gözaltı politikalarına karşı ve kadınlara yönelik şiddet uygulamalarına karşı özellikle Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP)’ne karşı Ortadoğu kadınları ve dünya kadınlarıyla birlikte hareket etmek büyük bir önem taşımaktadır. Savaşın durdurulması için verilecek mücadele kadınların ortak mücadele gerekçesidir. Çünkü nerede olursa olsun savaş bir biçimde hepimizin kapısına dayanmaktadır. Özellikle Ortadoğu’nun bugün köklü bir savaşın içine çekiliyor. Bunun faturası ise yine kadın ödeyecek. Tarihten ve bölgesel olarak yaşanılanlardan ders çıkaran bir kadın öngörülüğü ve örgütlülüğü acil bir görevdir. Bu görev yalnız Kürt kadına değil, bütün Ortadoğu ve dünya kadınlarına aittir.

Gülbahar Köker

“Kalıcı Barış Kadınlarla Mümkün”

Türkiye’nin dört bir yanından kadınların bir araya geldiği “Barış İçin Kadın Konferansı”nda kalıcı, adil ve eşitlikçi barışın ancak kadınların sürece katılımıyla mümkün olduğu belirtildi.

Diyarbakır, İzmir, Batman, Mardin, Ankara, Van, Bursa ve İstanbul’dan kadınlar Barış İçin Kadın Girişimleri’nin düzenlediği “Barış İçin Kadın Konferansı”nda bir araya geldi.

Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen konferansta kadınların barış sürecindeki önemi, talepleri ve katılım mekanizmaları tartışılıyor.

Açılış konuşmasını yapan Nilgün Yurdalan kadınlar olmadan barışın mümkün olmayacağını söyleyerek “Barışı yaşayacağımız zamanların yakın olduğunu hissediyorum” dedi.

Nükhet Sirman ve Nimet Tanrıkulu’nun Kürtçe ve Türkçe yaptığı konuşmalarda Barış İçin Kadın Girişimi’nin (BİKG) çalışmaları anlatıldı, barışın kalıcı olması için kadınların katılımının önemi vurgulandı. Nazan Üstündağ, dünyadaki örneklerden yola çıkarak kadınların olmadığı bir barış sürecinin toplumsallaşamadığını belirtti.

BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörü Yakın Ertürk ise cinsiyet eşitliği temelinde bir toplum inşası olmadığı takdirde kadına savaşın barış döneminde de devam edeceğini ifade etti. Diyarbakır cezaevindeki Kürt kadın tutuklular ise gönderdikleri mektupta kadınların olmadığı bir barışın eksik olacağını belirtti.

Süreci biz kadınlar birlikte örmeliyiz”

Sirman ve Tanrıkulu’nun konuşmalarında kadınların barış için mücadelesinin 90’lı yıllarda başladığı belirtildi.  Bu mücadeledeki kadınların tutuklanmaya başladığı 2009 yılında BİKG’nin kurulduğunun belirtildiği konuşmalarda şu ifadeler yer aldı:

“Savaştan başta Kürt kadınlar olmak üzere en çok kadınların zarar gördü. Biz kadınlar ‘söyleyecek sözümüz, çözümü geliştirecek gücümüz var’ diyerek hep birlikte çalıştık.

“Barışın kalıcı demokratik ve cinsiyet eşitlikçi topluma vesile olmasını istiyorsak bu süreci biz kadınlar birlikte örmek zorundayız. Kalıcı, adil ve eşitlikçi barış ancak kadınların sürece katılımıyla mümkün.”

Üstündağ: Kadınlar barışma konusunda deneyimli

Üstündağ dünyada 1990-2010 arasında 100’den fazla barış süreci beş yüzden fazla anlaşmayı incelediği çalışması kapsamında kadınların barış sürecine katılımının önemini anlattı:

“Savaş kadınları doğrudan ve dolaylı olarak etkiledi. Ancak kadınlar sadece mağdur değil, aynı zamanda barış mücadelesinin de en önünde. Birleşmiş Milletler’in (BM)1325 nolu kararına göre kadınlar barış sürecinin her evresine katılmalı. Buna karşın kadınların sürece katılımı değişiklik gösteriyor, katılıma rağmen kadınların çıkarları gözetilmeyebiliyor.

“Kadınlar barış sürecine katılmalı. Kadınlar nüfusun yüzde 50’sini oluşturur. Barış süreci toplumun, toplumsal sözleşmenin yeniden inşa edildiği dönemlerdir. Kadınların yer almadığı barış süreçleri toplumsallaşmıyor.  Araştırmalar barışın kadınların katılımıyla toplumsal, derinlikli ve sürdürebilir olduğunu gösteriyor.

“Kadınlar savaş boyunca barış için mücadele ediyor, barışma konusunda deneyimliler. Kayıpların bulunması, faili meçhul cinayetlerin, sivil halka yönelik katliamların aydınlatılması için mücadeledeler. Bunlar olmazsa toplum barışa küsüyor.

“Silahlı savaş dursa dahi, egemenlik temelinde kalan toplumsal barışın arkasından ırkçılık, cinsiyetçilik ve eşitsizlik derinleşiyor, savaş şiddeti gündelik şiddete ve suça evriliyor.”

Ertürk: Cinsiyet eşitliği olmazsa kadına savaş barışta da sürer

Ertürk dünyadaki barış sürecinde kadınların rolü ile ilgili deneyimlerini paylaştı, kadınların barış sürecinde olmasının yanı sıra barışla cinsiyet eşitliği olan bir toplumun oluşturulmasının önemine değindi:

“Kadınlar olarak toplumun yüzde ellisini oluşturuyoruz. Bu yüzde ellinin çıkarları gözetilmezse barışı zedeleyecek sorunlar oluşur.

“ Cinsiyet eşitliğinin olmadığı toplumlarda savaşın bitmesi kadın için barışı getiremeyebiliyor. Kadının barış masasında olması ve cinsiyet eşitliğinin barışı şekillendirmesi çok önemli. Bu olmazsa kadına savaş, barış zamanında da devam eder.

“Kadınsız barış eksik olur”

Ertürk’ün konuşmasının ardından Diyarbakır E Tipi cezaevindeki Kürt kadınlarının gönderdiği mektup okudu. Cezaevindeki mektupta kadınların savaştan en çok zarar gördüğü, barış sürecinin savaşmaktan daha zor olduğu belirtildi.

“Kadınsız hayata geçirilmeye çalışılan barış eksik olacak ve kalıcı olmayacak. Barış, erkeklerin insafına bırakılmayacak kadar hayati ve toplumsal” denilen mektupta kadınların barış sürecinde yer almasının önemi vurgulandı.

Konferans basına kapalı şekilde taleplerin ve katılım mekanizmalarının tartışılmasıyla devam ediyor. İkinci yarıda Skyp aracılığıyla Sanam Naraghi Anderlini’nin katılımıyla kadınların sürece katılım mekanizmaları konuşulacak. Anderlini, Birleşmiş Milletler’de 1325’in hazırlanması konusunda katkıda bulunmuş, barış görüşmeleri, çatışma sonrası yönetim gibi konularda çeşitli ülkelerde çalışmalar yapmış bir kadın. (BK)

* Konferansın sonuç bildirgesi Salı günü açıklanacak.

BİANET – Beyza Kural

“Kürtaj Yasada Hak, Hastanelerde Yasak”

Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu üyesi kadınlar Taksim Hastanesi önünde yaptıkları basın açıklamasında kamu hastanelerinde kürtaja getirilen fiili kısıtlamalara dikkat çekti.

Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu’ndan kadınlar bugün Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi önünde toplanarak fiili olarak kürtaj yasağının yaygınlaşmasını ve doğum kontrol yöntemlerine erişimin zorlaşmasını protesto etti.

“Kürtaj haktır karar kadınların”, “Devlet elini bedenimden çek”, “Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizimdir”, “Yasada hak, hastanede yasak”, “Kadın düşmanı Tayyip Erdoğan”, “Ücretsiz güvenli kürtaj haktır” sloganları atan kadınlar, hastanelerdeki fiili kürtaj yasağını, erkeklerin korunmamasını, tıbbi kürtaj varken cerrahi kürtaj yapılmasını kabul etmediklerini ifade ettiler.

Sıraselviler Caddesi üstünde yapılan basın açıklamasının ardından Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu üyesi kadınlar, hastane bahçesindeki hasta ve hasta yakınlarına “İstemeden hamile kalırsanız” başlıklı kitapçık dağıttılar.

Kadınların hastaneye girip sessiz şekilde kitapçık dağıtmasına izin vermeyen güvenlik müdürü “Ben emekli polisim, sıkıysa bana dokunun” dedi.

“Erdoğan konuştu, kürtaj zorlaştı”

Basın açıklaması metnini Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu’ndan Sakine Günel okudu.

Kürtajın yasada hak, hastanelerde yasak olduğuna dikkat çekilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Erdoğan’ın 22 Mayıs 2012’de yaptığı açıklamanın ardından kürtaj yapmayan kamu hastaneleri artmaya başladı ve doğum kontrol yöntemlerine erişim zorlaştı.

“Hastanelerde kürtajla ilgili fiili yasak sürüyor. Kürtaj yasağı ile kadınların bedenleri, doğurganlıkları, cinsellikleri denetlenirken kürtaj hizmetine ulaşmanın, güvenli koşullarda kürtaj yaptırmanın ne kadar güç olduğunu görüyoruz.

“Hükümet ileri sürdüğü ‘Beş çocuğa erken emeklilik’ yalanıyla kadınların çok çocuk doğurmaları için, bedenleri ve hayatları üzerine zorbaca baskı yapıyor. Yasada 10 hafta sınırına rağmen sekiz haftaya kadar kürtaj yapan ya da hiçbir tıbbi ve yasal gerekçe sunmadan kürtaj yapmayan kamu hastaneleri var.

GEBLİZ: Mahremiyetin ihlali

“Hükümet ‘sağlıkta dönüşüm’ adını verdiği program ile birinci basamak sağlık kuruluşları yani kürtaj hizmetine en yaygın ulaşılan “Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması” (AÇSAP) Merkezlerini tasfiye etti.

“Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) gittikçe kısılan sağlık hizmetleri içinde kürtajın parası karşılanmıyor. Kamu hastanelerinde kürtaj yaptıramayan kadınlar, fahiş paralar ödemek ve sağlıksız koşullarda kürtaj olmak zorunda kalıyor.

“Bir yandan da isteğe bağlı kürtajda evli kadınlarda ‘koca izni’ şartı aranması, bekâr kadınların fişlenme endişesiyle kamu hastanelerine başvurmasını zorlaştırıyor. Gebe İzleme Projesi (GEBLİZ) uygulaması kalkmalıdır.

“Kadınlar bakamayacakları çocukları doğurmaya zorlanıyor. Aksi durumda kamusal sağlık hizmetinden dışlanıyor. Kadın doğum bölümü olduğu halde kürtaj yapmayan hastanelerden biri olan Taksim İlkyardım Hastanesi dahil tüm hastanelerde ücretsiz, sağlıklı, erişilebilir ve güvenli koşullarda kürtaj hizmeti verilmesini ve kürtajda 10 haftalık yasal süreye uyulmasını ve yasal sürenin 12 haftaya çıkarılmasını istiyoruz

“İl Sağlık Müdürlüğüne soruyoruz;

* İstanbul’da nitelikli, ücretsiz, güvenli kürtaj hizmeti için nereye başvurulabilir?

* 10 haftaya kadar kürtaj hak olduğu halde, bu hakkı fiili olarak engelleyen hastaneler hangileri?

* Taksim Hastanesinde neden kürtaj yapılmıyor? Herhangi bir gerekçe bildirmeksizin, keyfi olarak kürtaj başvurularını geri çeviren hastaneler ve sorumluları hakkında yaptırım uygulandı mı?”

Güvenlikçiden tehdit: “Emekli polisim, sıkıysa dokun”

Basın açıklamasının ardından hastane bahçesine yönelen kadınlar “Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu” tarafından hazırlanan “İstemeden Hamile Kalırsanız” başlıklı kitapçığı hasta ve hasta yakınlarına dağıttı.

Kitapçığı hastane içinde de dağıtmak isteyen kadınların ana giriş kapısından girmesine izin vermeyen hastane güvenliği kadınları poliklinik kapısına yönlendirdi. Ancak burada da geçişe izin verilmedi.

İşin ilginç yanı kadınları ana giriş kapısından poliklinik kapısına yönlendiren güvenlik müdürünün bu kapıda da kadınları bizzat kendisinin engellemesiydi.

Kadınların kapıya yüklenmesi üstüne sinirlenen güvenlik müdürü “Ben emekli polisim, sıkıyorsa bana dokunun bakalım” diyince kadınların alkışlarıyla karşılaştı.

Kapıların açılmaması üstüne kısa bir konuşma yapan Avukat Meriç Eyüboğlu, “Biz burada kapı tutan iki güvenlikçiyle değil, biz Başbakan’la uğraşıyoruz. Çünkü o da bizim bedenimizle uğraşıyor. Siz bu kapıları kapatsanız da bir burada olmaya devam edeceğiz” dedi.

Ekin Karaca

BİANET

DÖKH: Şiddeti önleme merkezleri kurulmalıdır

DÖKH bileşenleri, Şiddeti Önleme ve İzleri Merkezleri Yasası’nın ardından hazırlanacak yönetmeliklerde önerilerinin dikkate alınmasını istedi, “ŞÖNİM’ler yerine genelde Şiddeti Önleme Koordinasyonu kurulmalı” dedi.

DÖKH: Şiddeti önleme merkezleri kurulmalıdır 2

DİYARBAKIR- Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) bileşenleri, Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri Yasası’yla ilgili olarak Kardelen Kadın Evi’nde basın toplantısı düzenledi.

Toplantıya Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Hafize İpek, Bağlar Belediye Başkanı Yüksel Baran, Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan, Lice Belediye Başkanı Fikriye Aytin katıldı.

Ekin Ceren Kadın Merkezi Koordinatörü Meral Tekin yaptığı açıklamada, Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM,) diğer adıyla KOZA’ların kadın örgütlerinin önerileri dikkate alınmadan Meclis’ten geçerek yasalaştığını söyledi. “Türkiye’de erkek egemen sistemde, farklı inançların, etnik kimliklerin yasaklandığı, aşağılandığı merkezi devlet sisteminin kendisi, bu ezilmelerin şiddete maruz kalmanın en büyük nedenidir” diyen Tekin, bu nedenle ŞÖNİM’lerin merkezi olmasının sorunu daha da derinleştireceğini söyledi.

Türkiye ve dünya istatistiklerine göre tüm savaş ve çatışmalarda kadınların yüzde 80’inin mülteci yani “ganimet” olarak tanımlandığını söyleyen Tekin, kadına şiddet uygulayanların yüzde 92’sinin erkek olduğunu, bu erkeklerin ise yüzde 90’ının ise kadınlara şiddet uyguladığını belirtti.

Tekin şöyle konuştu: “Bu tecrübeler gösteriyor ki kadına şiddet uygulayanların yüzde 90’ı erkeklerdir. -Baba, amca, dayı, erkek kardeş, eş, erkek partneri, patron, asker, polis, yasalar, devlet- Erkek egemen olan yasama, yürütme, yargıya başvuran kadınlar erkeği teşhir eden, aileyi parçalayan bir suçlamayla karşılaşmaktadır. Çünkü şiddet erkeğin bulunduğu merkezde ortaya çıkmaktadır. Erkek egemen merkezli devlet; aile, toplum, eğitim, sağlık, kültür-sanat, medya, polis, asker, yargı, devlet vb. yapılanmalar kadını irade olarak görmemekte, kadını suçlamaktadır. Devlet istatistiklerinde taciz, tecavüz, şiddete maruz kalan kadınların ancak yüzde 10’u yargıya başvurmaktadır. Bunun nedenleri; 1- cinsel şiddeti uygulayanın yerine kadının suçlanması, 2- ailesini riske etmesi, 3-öldürülme korkusu, 4-tehditte karşı korunmama korkusu, 5- güvensizlik… vb.dir. Merkezi yapılanmalar kadın sorununu çözmüyor. Kadın aile içinde sorunu çözüyor, karşısına toplum çıkıyor, toplumda çözüyor, devlette kaybediyor.”

Konu ile ilgili Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile görüşme yaptıklarını söyleyen Tekin, bu görüşmede üç temel noktayı paylaştıkları ifade etti. Tekin üç noktayı şöyle sıraladı: “Kadının beyanı ve güvenliği, kadının kararı, kadının güvendiği kurum esas alınmalıdır. Yetkiler yerel yönetimlerde, belediyelerde, kadın sivil örgütleri, kadın inisiyatifleri, kadın hareketlerinde olmalı, kadının özgür iradesiyle karar verdiği bir mekanizma olmalı, ŞÖNİM’ler yani KOZA’lar yerine genelde Şiddeti Önleme Koordinasyonu kurulmalı, Aile ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Bakanlık da bu koordinenin içinde yer almalı ancak merkezileştiren bir yönetmenliği belediyeler olarak uygulanma şansı yoktur.”

Tekin, ŞÖNİM yani KOZA’ların taslak yönetmeliği hazırlanırken yapılan görüşmede sunulan öneriler çerçevesinde bir gelişme olmadığı taktirde merkeziyetçi anlayışı reddedeceklerini kaydetti.

Etkin Haber Ajansı

Previous Older Entries